anahtarsız.
aidiyet hissedemiyorum. anlatırken bile sanki başkasının hikâyesini ödünç almışım gibi geliyor. hangi masaya otursam sandalye bana kısa, hangi eve girsem perde yüzüme kapalı. sokaklarında yürüdüğüm şehirler beni sadece misafir gibi ağırlıyor. ev dediğim yerin duvarları bana bakmıyor, üstüme kapanıyor. çocukluğumun geçtiği sokak bile artık yabancı; yüzler değişmiş, sesler değişmiş. geri dönsem hoş geldin diyen yok, kalsam iyi ki buradasın diyen yok. bu his bazen taşınmakla bile ilgili değil; kendi yatağında bile yabancı gibi uyanmak var. bir yere ait olan insan farkında bile olmuyor. anahtarı olmasa bile kapıdan girerken içi rahat. bende o yok; hep bavulu kapının yanında duran, gitmese de gitmeye hazır duran biri gibiyim. belki de bu, sadece bana ait bir his değil. insanlık tarihinin en eski yolculuklarında, çadırların gölgesinde, sürgün yollarında, fethedilmiş şehirlerin taş sokaklarında da vardı bu boşluk. aidiyetsizliğin tarihi, ilk göç yollarında başladı; ateşin başında ısınırken bi...