anahtarsız.

aidiyet hissedemiyorum. anlatırken bile sanki başkasının hikâyesini ödünç almışım gibi geliyor. hangi masaya otursam sandalye bana kısa, hangi eve girsem perde yüzüme kapalı. sokaklarında yürüdüğüm şehirler beni sadece misafir gibi ağırlıyor.

ev dediğim yerin duvarları bana bakmıyor, üstüme kapanıyor. çocukluğumun geçtiği sokak bile artık yabancı; yüzler değişmiş, sesler değişmiş. geri dönsem hoş geldin diyen yok, kalsam iyi ki buradasın diyen yok. bu his bazen taşınmakla bile ilgili değil; kendi yatağında bile yabancı gibi uyanmak var.

bir yere ait olan insan farkında bile olmuyor. anahtarı olmasa bile kapıdan girerken içi rahat. bende o yok; hep bavulu kapının yanında duran, gitmese de gitmeye hazır duran biri gibiyim.

belki de bu, sadece bana ait bir his değil. insanlık tarihinin en eski yolculuklarında, çadırların gölgesinde, sürgün yollarında, fethedilmiş şehirlerin taş sokaklarında da vardı bu boşluk. aidiyetsizliğin tarihi, ilk göç yollarında başladı; ateşin başında ısınırken bile ‘burası geçici’ diye fısıldayan bir iç sesle.

antik çağda, sürgün edilen şehir krallarının hikâyelerinde, roma lejyonerlerinin memleketlerine dönüp kendi sokaklarını yabancı bulmasında, ortaçağ’da savaşlardan dönenlerin köylerinde tanınmamasında aynı his vardı. modern çağda ise bavulun tekerlekleri bu histen daha çok yol yaptı.

belki de aidiyetsizlik, haritanın değil, zamanın sürgünü. hangi çağa, hangi ülkeye gidersen git, kendi yerini bulamamanın ortak dili hep aynı. ve biz hâlâ, anahtarını cebinde taşımayanların hikâyesini yeniden yazıyoruz her göçte, her dönüşte.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

dolabımdaki medeniyet.

büyüyünce evliya çelebi olacağım!

zeytin ve insan