Kayıtlar

yokuşlar ve yokmuşlar

​ dünyanın yuvarlak olduğunu kabul ediyorum. bu konuda bilimle aramda herhangi bir husumet yok. benden önce bakmışlar, ölçmüşler, hesaplamışlar. benim itirazım daha çok bazı yerlerinin gereğinden fazla yokuş olmasıyla ilgili. geçenlerde birini çıkarken bunu düşündüm. yolun başında gayet makul bir vatandaştım. ortalarına doğru dünyanın şekli konusunda bazı şüphelerim oluştu. sonlarına doğru düz dünyacılara karşı eski sertliğim kalmamıştı. insan yorulunca görüşleri radikalleşiyor. haklılar demiyorum tabii. ama düzlük konusunda kendileriyle ortak bir talebimiz olabilir.  mesele yalnız coğrafya da değil. iki kalbin arasında mesela epey yokuş var. yan yana duruyorsun, arada yarım metre bile yok, yine ulaşamıyorsun. bu nasıl belediyecilik bilmiyorum. birine yazmak da böyle. iki kelime yazacaksın alt tarafı. bütün teknik şartlar uygun.  yazmıyorsun.  telefonu bırakıyorsun.  biraz sonra tekrar alıyorsun. sanki o arada karayolları bir çalışma yapmış olabilir. özlemek...

hogwarts’ta bir hafta.

trenin sarsıntısıyla uyandım. karşımda boş bir koltuk, yanımda pencere vardı. dışarıda yağmur yağıyor, tepeler geriye doğru gidiyordu. nerede olduğumu anlamadan koltuğa tutundum. sağ elimde altı parmak vardı. bir süre elime baktım. sonra hepsini tek tek saydım. lucid rüyadaydım. bir süredir bunun için uğraşıyordum. gün içinde ellerime bakıyor, saatleri iki kez okuyor, rüyada olduğumu fark edersem hogwarts’a gitmeye çalışacağıma kendime söz veriyordum. yalnız kendimi doğrudan hogwarts ekspresi’nin içinde bulacağımı düşünmemiştim. trenin camında yüzümü gördüm. on beş yaşındaki hâlimdi. saçım aynıydı. yüzüm daha küçük, yanaklarım daha çocukçaydı. sakalsızdım ama zaten çoğunlukla öyle geziyordum; asıl fark çenemin, gözlerimin, bütün yüzümün on beş yaşında olmasıydı. üzerimde siyah bir öğrenci cübbesi vardı. armasının yeri boştu. cebimden çıkan bilette adımın altında beşinci sınıf, nakil öğrencisi yazıyordu. rüya olduğunu bildiğim için dışarıdaki yağmuru durdurmayı denedim. durmadı. trenin ...

a*k

aşkın kalpte yaşadığına inanmak yeni bir şey değil. bugün duyguların beyinde oluştuğunu, sinirler ve hormonlarla bütün bedene dağıldığını biliyoruz. yine de biri gidince alnımızı değil, göğsümüzü tutuyoruz. kalp, içimizde olup biteni en gürültülü biçimde ele veren organ. korkunca hızlanıyor, beklerken düzenini şaşırıyor, sevdiğin biri ansızın karşına çıkınca sanki yıllardır yaptığı işi ilk kez yapıyormuş gibi tökezliyor. akıl saklamayı öğrenmiş. yüz de zamanla öğreniyor. kalp bu konuda biraz ağzı gevşek. bundan yaklaşık iki bin altı yüz yıl önce midilli adasında yaşayan sappho, sevdiği kadını başka biriyle konuşurken görüyor. ardından ne hissettiğini değil, vücudunda neler olduğunu yazıyor. dili tutuluyor, derisinin altında ateş dolaşıyor, kulakları uğulduyor, gözleri kararıyor, soğuk ter döküyor, titriyor. bugün o satırları şiir diye okuyoruz ama belirtileri alt alta koyunca küçük bir muayene notuna da benziyor. sappho, kalbim kırıldı deyip geçmemiş. dili, kulağı, gözü, derisi… ne ...

​bazı duygular ev bakıyor

duyguların da bir ömrü varmış meselesini ilk okuduğumda garip şekilde hoşuma gitmişti. insanın iç sıkıntısına bile süre biçilebilmesi tuhaf bir teselli. sanki biri gelip ‘tamam kardeşim, bu his de kiracı, tapuyu üstüne almadı’ demiş gibi. motivation and emotion’da yayımlanan çalışmalarda kimi duyguların kısa, kimilerinin daha uzun sürdüğü söyleniyor. üzüntü, kaygı, hayal kırıklığı, kin biraz daha yayılıyor. şaşkınlık, utanç, korku, iğrenme daha çabuk sönüyor. asıl ilginç taraf şu; duygunun ne kadar sert geldiği kadar, bizim ona ne kadar asıldığımız da önemli. darbeyi kalp alıyor belki ama onu klasöre koyup yıllarca saklayan zihin. ben eskiden bazı kitapları fazla ciddiye alırdım. hâlâ da alıyorum gerçi, huy çok değişmiyor.birinde bir adam intihar ediyordu ve ölmeden önce ölümü yazıyordu. acısını, bedenin yavaş yavaş elinden çıkışını, sanki hem yaşıyor hem de kenardan kendine bakıyordu. o satırlar kalmış bende. çünkü insan orada bir şeyi fark ediyor; duygu dediğin şey de biraz böyle. ta...

kapı açılmadan bayram 🍬

​ 7’den 70’e kime sorsan bayram muhabbeti hep aynı yerden açılır; nerde o eski bayramlar. doğru, çok şey değişti. önce mendiller kayboldu. harçlıklar hafifledi. şekerlerin tadı değişti. ziyaretin yerini tatil aldı. ama bence asıl kayıp bunların hiçbiri değil. en büyük değişim bayram sabahında. çünkü eskiden bayram sabahı diye gerçekten ayrı bir şey vardı. öyle uyanır uyanmaz telefona bakılan, yarım gözle mesaj cevaplanan, kahvaltıya kadar kendine gelinemeyen sabahlardan değil. bildiğin bayram sabahı. daha hava tam aydınlanmadan evin içine bir hareket çökerdi. insan gözünü tam açmadan ev açılmış olurdu zaten. mutfaktan ses gelir, banyoda biri olur, salonda ütü kokusu dolaşır, kapı arkasında bayramlıklar beklerdi. yılda iki kere olurdu ama her şey öyle ezberdi ki kimse prova yapmadan rolünü bilirdi. evin içinde öyle bir düzen kurulurdu ki insan sanırdı birazdan akraba gezmesine değil, küçük çaplı bir harekâta çıkılacak. önce baba telaşı başlardı. bayram namazına geç ...