bazı duygular ev bakıyor
duyguların da bir ömrü varmış meselesini ilk okuduğumda garip şekilde hoşuma gitmişti. insanın iç sıkıntısına bile süre biçilebilmesi tuhaf bir teselli. sanki biri gelip ‘tamam kardeşim, bu his de kiracı, tapuyu üstüne almadı’ demiş gibi. motivation and emotion’da yayımlanan çalışmalarda kimi duyguların kısa, kimilerinin daha uzun sürdüğü söyleniyor. üzüntü, kaygı, hayal kırıklığı, kin biraz daha yayılıyor. şaşkınlık, utanç, korku, iğrenme daha çabuk sönüyor. asıl ilginç taraf şu; duygunun ne kadar sert geldiği kadar, bizim ona ne kadar asıldığımız da önemli. darbeyi kalp alıyor belki ama onu klasöre koyup yıllarca saklayan zihin.
ben eskiden bazı kitapları fazla ciddiye alırdım. hâlâ da alıyorum gerçi, huy çok değişmiyor.birinde bir adam intihar ediyordu ve ölmeden önce ölümü yazıyordu. acısını, bedenin yavaş yavaş elinden çıkışını, sanki hem yaşıyor hem de kenardan kendine bakıyordu. o satırlar kalmış bende. çünkü insan orada bir şeyi fark ediyor; duygu dediğin şey de biraz böyle. tam içindesin ama bir yanın yine seni izliyor. üzülüyorsun, aynı anda içinden başka bir ses çıkıp ‘niye bu kadar koydu ki bu sana’ diye soruyor. insanın içinde bedava çalışan bir anlatıcı var. işten çıkmıyor, susmuyor. bazen de tam keyfin yerindeyken gelip laf sokuyor.
gündelik hayatta da bu zaten belli. elini pis bir şeye değdirirsin, iğrenirsin, geçer. kalabalıkta saçma bir şey dersin, utanırsın, yüzün yanar, sonra unutulur gider. ama biri sana öyle bir şey yapar ki gün boyu peşini bırakmaz. akşam çay koyarken gelir. sabah yüzünü yıkarken gelir. yürürken gelir. tam kendi kendine toparlanıyordun ya, hop omzuna çöker. çünkü bu tür duygular misafir gibi değil. bildiğin ev bakıyor. özellikle üzüntü. sessiz sessiz yerleşiyor. bağırmıyor, çağırmıyor ama evin havasını bozuyor.
üzüntü niye uzun sürüyor diye düşününce cevap çok da gizli değil. çünkü çoğu zaman sadece kötü hissetmek değil o; bir şeyin artık eski gibi olmayacağını anlamak. kapı kapanıyor da sen sesten çok yankıyla uğraşıyorsun. araştırmalar da bunu söylüyor zaten; uzun süren duygular genelde daha büyük şeylere bağlanıyor, bir de sen aynı düşünceyi kafada çevirip çevirip yeniden yiyorsan iş uzuyor. korku daha net mesela. çoğu zaman bir şeye bakıyor. kaygı öyle değil. ortada daha bir şey yok ama dekor kurulmuş bile. biri ‘orada köpek var’ der, öteki ‘ya varsa’ diye gece vardiyasına geçer.
tarih bazen insanın içindeki hırsı öyle açık gösteriyor ki adamın mayası ortaya çıkıyor. iskender’de tam o var. ama onun hırsı öyle normal bildiğimiz istek değil; bildiğin fetihle çalışan bir kafa. plutharkhos’un anlattığına göre, daha gençken bile babası philip bir zafer kazanınca tam sevineceğine bozuluyor. arkadaşlarına da ‘babam her şeyi benden önce yapacak, bize büyük iş bırakmayacak’ diye yakınıyor. düşünsene; millet babasıyla gurur duyar, bu çocuk ‘ulan sıra bana gelmeden dünya bitecek’ diye geriliyor. normal insan bir şey kazanınca biraz gevşer. iskender gibilerde öyle olmuyor. adamın keyfi yerine gelmiyor, sadece gözü başka yere kayıyor. derdi toprak değil yani. dümdüz yetmemesi. bir lokma verirsin, sofrayı sorar. sofra kurarsın, daha büyük masa ister. iskender biraz öyle. hırs burada insanı büyüten bir şey gibi değil, içindeki açlığı büyüten bir şeye benziyor.
bir de tutku var. o başka bir bela. öfke gibi parlayıp sönmüyor, sevinç gibi uğrayıp çıkmıyor. adamın huyuna suyuna karışıyor. michelangelo’da biraz öyle bir şey var. adam taşı yontmuyor sanki, taşla kavga ediyor. yaptığı şey sadece heykel değil; mermerin içinden bir şeyi söküp almak gibi. insan bazen işini sevmez, ona tutulur. elini sürdüğü şey iş olmaktan çıkar. neredeyse tensel bir yakınlığa döner. taş dediğin şey soğuk ama bazı adamın elinde ısınıyor. tutku biraz buna benziyor bence. seni çalıştırmıyor sadece, ele geçiriyor. masadan kalksan aklın yine oraya dönüyor. gece yatıyorsun, kafan hâlâ aynı yerde. bir yerden sonra ‘seviyorum’dan çıkıyor bu iş, ‘bensiz olmuyor’a dönüyor.
bir de mutluluk var. helen keller daha çocukken hem görmesini hem duymasını kaybediyor. yani dünya var ama ona ulaşmıyor. annesinin sesini hiç duymamış. yağmur nasıl ses çıkarır bilmiyor. kapı çarpması nasıl gelir kulağa bilmiyor. şarkı zaten başka evren. anadolu rock falan komple kapalı kutu. her şey dokunarak, sezerek, el yordamıyla anlaşılmaya çalışılıyor. sonra bir gün öğretmeni onu suyun başına götürüyor. bir elinden su akıyor, öbür avcuna ‘water’ yazıyor. ve bir şey bir anda yerine oturuyor. helen keller o an anlıyor; demek ki hissettiğim şeylerin adı var. su, sadece serinlik değil artık. ‘su’. dışarıdan bakınca küçücük bir an. biri eline bir şey yazıyor, su akıyor. ama içeride başka bir şey oluyor. dünya ilk kez dağınık bir yığın olmaktan çıkıyor. insan bazen tam böyle mutlu oluyor işte. gülerek değil, bağırarak değil. içinde bir kapı açılıyor da sen sadece onu hissediyorsun.
bir de arzu var. o daha sinsi. çok bağırmıyor ama çalışıyor. hırs gibi ortalığı inletmiyor, tutku gibi gururlu durmuyor; daha içerden dürtüyor. bazen bir insana, bazen bir hayale, bazen de gitmiş bir şeyin boşluğuna bağlanıyor. şah cihan’ın mumtaz mahal öldükten sonra taj mahal’i yaptırmasında biraz öyle bir şey var. burada sadece aşk yok bence. yok olanı dünyada tutmaya çalışma hali var. insan gidiyor ama sen onun yokluğunu öyle dümdüz bırakamıyorsun. bir şey yapmak istiyorsun. bari gölgesi kalsın diyorsun. taş koyuyorsun, kubbe yükseltiyorsun, ışığı bile onun ardından diziyorsun. kavuşunca bitmiyor, kavuşamayınca da sönmüyor. şekil değiştiriyor sadece.
bir de antony ile kleopatra tarafı var. orada arzu daha sıcak, daha tehlikeli, daha tene yakın. birbirlerini sadece sevmiyorlar sanki; birbirlerinin ateşine tutuluyorlar. aynı odada dursalar havanın ağırlığı değişecek gibi. işin içinde beden var, güç var, gösteriş var. birine bakarken sadece yüzünü değil, onunla olacak başka bir hayatı da isteme hali var. o yüzden bu iş en baştan temiz başlamıyor zaten. biraz ten, biraz ihtiras, biraz da ‘seninle dünya fazla geliyor’ duygusu oluyor. insan bazen birini yanında istediği için arzulamıyor. ona yaklaşınca kendi nabzı değişiyor ya, biraz da onu seviyor.
hayal kırıklığına gelince; onun tarihteki en meşhur yüzlerinden biri julius caesar’ın öldürülmesi etrafında kurulan o sahnedir. bugün herkesin diline yerleşen ‘sen de mi brutüs’ sözü, tarih ile edebiyatın birbirine karıştığı yerlerden biri. shakespeare, brutus’un darbeyi indirdiği anda caesar’a ‘et tu, brute?’ dedirtir; yani ‘sen de mi, brutüs?’ der. belki tam sözcükleri böyle değildi, belki tarih bunu bu kadar teatral kaydetmedi; ama insanlık o cümleyi sevdi çünkü duyguyu doğru yakaladı. hayal kırıklığının en ağır hali, düşmandan değil, yakından gelir. sana taş atan adamı affedersin de omzuna elini koymuş olanın bıçağını uzun süre unutamazsın. o yüzden bazı kırgınlıklar olaydan değil, kişiden büyür. yara derinde diye değil, eli tanıdık diye.
bizim tarafta da evliya çelebi’nin anlattığı darüşşifa hikâyeleri var. musiki, su sesi, hoş koku. haftanın belli günlerinde hanendeler geliyor, sazendeler geliyor. bugünün diliyle hemen ‘duygu düzenleme’ falan dersin ama o kadar kuru bir şey değil bu. adamlar gamı azaltmak için suyu akıtıyor, sesi yükseltiyor, ortamı yumuşatıyor. yani insanın derdine bazen öğüt değil, ses iyi geliyor. bazen ritim. bazen pencere. bazen de çayla gelen rüzgâr. bilim şimdi bunu şık şık anlatıyor ama eskiler direkt yaşamış.
beşir fuad tarafı da ilginç. adam ölümü sadece yaşamıyor, bir yandan gözlemliyor. kendi sonuna bile not düşmeye çalışıyor. orada insan şunu anlıyor; acının içindeyken bile kendine dışarıdan bakabiliyorsun. duygular da biraz öyle. öfke geliyor ama bir yanın onu seyrediyor. üzüntü çöküyor ama bir yanın onu cümleye dökmeye uğraşıyor. galiba bazı duyguların uzamasının bir sebebi de bu. sadece yaşamıyoruz çünkü. anlatıyoruz da. anlatınca uzuyor. başımıza gelen şey ikinci kez yaşanıyor. bazen ilkinden daha beter oluyor.
burada şu meşhur 90 saniye meselesi çıkıyor karşımıza. jill bolte taylor’ın yaygınlaştırdığı fikir şu; duygunun ilk bedensel dalgası kısa, sonrasını büyük ölçüde zihin uzatıyor. mantıklı tarafı var. insan bazen gerçekten ilk darbeyi atlatıyor da kalanını kendi kafasında büyütüyor. ama bunu da saat tutar gibi okumamak lazım. ‘90 saniye geçti hâlâ üzgünsen problem sensin’ gibi bir yere giderse saçmalar. insan ruhu müşteri hizmetleri menüsü değil. süre dolunca kapanmıyor. bazı şeyler yayılıyor, kalıyor, sonra geri geliyor.
sonuçta duygular rengârenk ama aynı kumaştan değiller. bazıları tül gibi, eser geçer. bazıları keçe gibi, siner kalır. bazıları bir bakışla başlar, bazıları bir cümleyle yıllar sonra geri gelir. üzüntünün uzun sürmesi zayıflık değil. çoğu zaman yaşanan şeyin ağırlığına verilmiş dürüst bir cevap. kaygının korkudan uzun sürmesi de mantıklı. korku kapıya dayanıyor, kaygı daha gelmemiş misafir için evi toparlıyor. insanı asıl yoran da bazen olan değil, olacakmış gibi duran şeyler.
galiba en insani taraf da burada. duygular gelir geçer ama iz bırakmadan gitmez. odanın kokusunu değiştirir, perdenin rengini değiştirir. bir gün bakarsın o duygu gitmiş ama senin cümle kurma şeklin değişmiş. öyle yaşanıp bitmiyor işte. gelip adamın diline karışıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder