bir erkek sabahı.
uyanır uyanmaz pencereye koşup o azonun tadını almayı seviyorum. evet bence bir tadı var. hafif ağzımın içini yakıyor gibi o oksijen. sabahın havası geceye benzemiyor. daha keskin, daha serin, daha boş ve mavi. sanki dünya henüz kullanılmamış jelatini yeni açılmış. ilk dokunan benmişim gibi.
erken kalkmayı bir ara fazla ciddiye aldım. sanki sabahın erken saatleri bir kulüp, kapıda fedailer var, geç kalanları içeri almıyorlar. uyanamazsan vasat kalıyorsun. uyanırsan dünya seni bekliyor. sabah 5’te uyanan adamın hayatı otomatik olarak daha anlamlıymış gibi bir yalan var. sanki güneş doğarken kalkınca karakter puanı artıyor.
bir sabah aynaya baktım. yüzüm şiş, gözüm yarı kapalı. ‘büyük adam’ gibi durmuyorum. daha çok yanlış alarm kurmuş birine benziyorum. insan bazen kendini motive etmiyor, azarlar gibi oluyor. niye kalkamıyorsun, bak millet çoktan üretmeye başladı falan. kim o millet bilmiyorum. kim bu sabah 6’da finansal özgürlüğe ulaşan insanlar.
sonra aklıma dedem geliyor. güneş doğarken yatmanın günah olduğuna inanır, sabah namazından sonra uyumazdı. evin içinde yürürken terlik tıkırtıları olurdu. sobayı yakar, çay suyu koyardı. ev o saatlerde tam aydınlanmamış olurdu, mavi bir ışık olur ya, soğuk. o ışıkla karışık bir erkek sabahı. çocukken o ses güven demekti.
babamın sabahı daha düzenliydi. traş köpüğünün kokusu, televizyonun hafif sesi, ütülü gömlek. disiplinli bir sabah.
yaylada kaldığım o günlerde sabah kaçta uyandığımı bilmiyordum. güneş doğmuşsa kalkıyordum. saat kavramı yoktu. bildirim yok. gökyüzü var. otların arasındaki minik canlıları fark edecek kadar boş bir zihin. insan sadece var olabiliyor. üretmeden, kanıtlamadan. sabahın saati değil, ışığı var sadece. çocukken de öyleydi. uyanır uyanmaz zıplar kalkardım. şimdi kendimi ikna etmem gerekiyor. kalk, hadi, dünya bekliyor diyorum. dünya beklemiyor aslında. telefon bekliyor.
tarihte de sabah dediğimiz şey hep masum değil. 1914’te avrupa’da milyonlarca erkek sabah uyandığında savaşa gideceğini bilmiyordu. bir imza atıldı, bir karar verildi ve ertesi sabah dünya başka bir yer oldu. sabah uyanıyorsun ve artık asker sayılıyorsun.
1666’da londra’daki büyük yangın sabaha karşı bir fırında başladı. adam belki de işe geç kalmamak için erken kalkmıştı. şehir yandı. bazı sabahlar sadece kahvaltı yapmıyorsun, tarihe uyanıyorsun.
paris’te insanlar bir sabah sıradan vatandaşken akşama devrimci oldular. sabah bazen krala küfrederek başlıyor.
sonra insanlar bir sabah kahvaltı ederken televizyonda ay görüntüsü izledi. apollo 11 ile bir adam başka bir gök cismine bastı. sabahın anlamı genişledi. o sabah dünyada milyonlarca insan aynı anda yukarı baktı ve milyonlarca çocuk aynı hayalleri kurdu.
osmanlı’da gün akşam ezanıyla başlardı. yani ‘yeni gün’ biz uyumadan önce başlıyordu. sabah kalktığında aslında günün yarısını kaçırmış sayılmıyordun. geceyle birlikte başlamıştı zaten. belki de bu yüzden sabahı fazla abartıyoruz. sanki günün başını yakalarsak hayata da erken başlamış olacağız gibi.
bir de şu var: orta çağ avrupa’sında insanlar iki parça uyurdu. akşam yatıp gece yarısı uyanırlar, bir saat kadar oturur, dua eder, konuşur, sonra tekrar uyurlardı. sabah tek bir şey değildi, bölünmüş bir şeydi. belki de bizim bu ‘tek atımlık sabah’ takıntımız modern bir stres.
bugün sabah yine aynı pencere. elimde telefon, dünyanın öbür ucunda olan bitenden haberdarım daha uyanır uyanmaz. bildirimler, mesajlar, haberler. dedemin sabahıyla benim sabahım arasında kaç katman var bilmiyorum. onun sabahı sadece evdi, mahalleydi. benim sabahım dünyanın tamamı.
büyük adam oldum mu? tam olarak istediğim yerde değilim ama yine de o pencereyi açtığımda, o ilk nefesi aldığımda, sabahın o ilk yarım saatinde kendimi daha net görüyorum. erkekliğimi de, tembelliğimi de, çelişkilerimi de. güne başlamadan önce, dünyaya karışmadan önce, en çıplak hâlimle.
dünya henüz kimsenin değilmiş gibi geliyor.
sonra biri uyanıyor.
ve dünya yine paylaşılıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder