Kayıtlar

Ağustos, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

yokuşlar ve yokmuşlar

​ dünyanın yuvarlak olduğunu kabul ediyorum. bu konuda bilimle aramda herhangi bir husumet yok. benden önce bakmışlar, ölçmüşler, hesaplamışlar. benim itirazım daha çok bazı yerlerinin gereğinden fazla yokuş olmasıyla ilgili. geçenlerde birini çıkarken bunu düşündüm. yolun başında gayet makul bir vatandaştım. ortalarına doğru dünyanın şekli konusunda bazı şüphelerim oluştu. sonlarına doğru düz dünyacılara karşı eski sertliğim kalmamıştı. insan yorulunca görüşleri radikalleşiyor. haklılar demiyorum tabii. ama düzlük konusunda kendileriyle ortak bir talebimiz olabilir.  mesele yalnız coğrafya da değil. iki kalbin arasında mesela epey yokuş var. yan yana duruyorsun, arada yarım metre bile yok, yine ulaşamıyorsun. bu nasıl belediyecilik bilmiyorum. birine yazmak da böyle. iki kelime yazacaksın alt tarafı. bütün teknik şartlar uygun.  yazmıyorsun.  telefonu bırakıyorsun.  biraz sonra tekrar alıyorsun. sanki o arada karayolları bir çalışma yapmış olabilir. özlemek...

hogwarts’ta bir hafta.

trenin sarsıntısıyla uyandım. karşımda boş bir koltuk, yanımda pencere vardı. dışarıda yağmur yağıyor, tepeler geriye doğru gidiyordu. nerede olduğumu anlamadan koltuğa tutundum. sağ elimde altı parmak vardı. bir süre elime baktım. sonra hepsini tek tek saydım. lucid rüyadaydım. bir süredir bunun için uğraşıyordum. gün içinde ellerime bakıyor, saatleri iki kez okuyor, rüyada olduğumu fark edersem hogwarts’a gitmeye çalışacağıma kendime söz veriyordum. yalnız kendimi doğrudan hogwarts ekspresi’nin içinde bulacağımı düşünmemiştim. trenin camında yüzümü gördüm. on beş yaşındaki hâlimdi. saçım aynıydı. yüzüm daha küçük, yanaklarım daha çocukçaydı. sakalsızdım ama zaten çoğunlukla öyle geziyordum; asıl fark çenemin, gözlerimin, bütün yüzümün on beş yaşında olmasıydı. üzerimde siyah bir öğrenci cübbesi vardı. armasının yeri boştu. cebimden çıkan bilette adımın altında beşinci sınıf, nakil öğrencisi yazıyordu. rüya olduğunu bildiğim için dışarıdaki yağmuru durdurmayı denedim. durmadı. trenin ...

a*k

aşkın kalpte yaşadığına inanmak yeni bir şey değil. bugün duyguların beyinde oluştuğunu, sinirler ve hormonlarla bütün bedene dağıldığını biliyoruz. yine de biri gidince alnımızı değil, göğsümüzü tutuyoruz. kalp, içimizde olup biteni en gürültülü biçimde ele veren organ. korkunca hızlanıyor, beklerken düzenini şaşırıyor, sevdiğin biri ansızın karşına çıkınca sanki yıllardır yaptığı işi ilk kez yapıyormuş gibi tökezliyor. akıl saklamayı öğrenmiş. yüz de zamanla öğreniyor. kalp bu konuda biraz ağzı gevşek. bundan yaklaşık iki bin altı yüz yıl önce midilli adasında yaşayan sappho, sevdiği kadını başka biriyle konuşurken görüyor. ardından ne hissettiğini değil, vücudunda neler olduğunu yazıyor. dili tutuluyor, derisinin altında ateş dolaşıyor, kulakları uğulduyor, gözleri kararıyor, soğuk ter döküyor, titriyor. bugün o satırları şiir diye okuyoruz ama belirtileri alt alta koyunca küçük bir muayene notuna da benziyor. sappho, kalbim kırıldı deyip geçmemiş. dili, kulağı, gözü, derisi… ne ...