hogwarts’ta bir hafta.
trenin sarsıntısıyla uyandım.
karşımda boş bir koltuk, yanımda pencere vardı. dışarıda yağmur yağıyor, tepeler geriye doğru gidiyordu. nerede olduğumu anlamadan koltuğa tutundum. sağ elimde altı parmak vardı.
bir süre elime baktım. sonra hepsini tek tek saydım.
lucid rüyadaydım.
bir süredir bunun için uğraşıyordum. gün içinde ellerime bakıyor, saatleri iki kez okuyor, rüyada olduğumu fark edersem hogwarts’a gitmeye çalışacağıma kendime söz veriyordum. yalnız kendimi doğrudan hogwarts ekspresi’nin içinde bulacağımı düşünmemiştim.
trenin camında yüzümü gördüm. on beş yaşındaki hâlimdi. saçım aynıydı. yüzüm daha küçük, yanaklarım daha çocukçaydı. sakalsızdım ama zaten çoğunlukla öyle geziyordum; asıl fark çenemin, gözlerimin, bütün yüzümün on beş yaşında olmasıydı.
üzerimde siyah bir öğrenci cübbesi vardı. armasının yeri boştu. cebimden çıkan bilette adımın altında beşinci sınıf, nakil öğrencisi yazıyordu.
rüya olduğunu bildiğim için dışarıdaki yağmuru durdurmayı denedim. durmadı. trenin biraz yavaşlamasını istedim, o da olmadı. kompartımanın kapısını düşünerek kapattım, bu işe yaradı. yeniden açmayı düşününce açılmadı; kalkıp elimle açmak zorunda kaldım.
lucid rüyadaydım ama her şey sözümü dinlemiyordu.
kompartımanın kapısı bir süre sonra yeniden açıldı. luna lovegood başını içeri uzatıp bir şey söyledi.
cümleyi Türkçe duydum fakat dudaklarının hareketi kelimelere uymuyordu. aslında İngilizce konuşuyordu.
— oturabilirsin, dedim Türkçe.
anladı.
özellikle Türkçe konuşmaya devam ettim. biraz hızlı söylediğim bir cümleyi bile anladı. ben onun söylediklerini Türkçe duyuyor, yine de gerçek sesini ve İngilizce aksanını işitiyordum. rüya kelimeleri arada bir yerde çeviriyordu herhâlde.
yalnız özel isimlere dokunmuyordu. hogwarts yine hogwarts, ravenclaw yine ravenclaw’dı.
luna karşıma geçip dergisini açtı. yaklaşık beş dakika konuşmadık. ben arada bir camdaki yüzüme, sonra elimdeki altı parmağa bakıyordum.
dergiyi indirip elimi işaret etti.
— elinde bir sorun mu var?
— fazladan parmağım var.
baktı.
— evet.
sonra okumaya devam etti. 6 parmağımın olması sadece 10 saniye dikkatini çekmişti.
tren durduğunda onun arkasından indim. istasyondaki kalabalıkta harry’yi, ron’u ve hermione’yi gördüm. yıllardır tanıyormuşum gibi gelen üç kişi birkaç metre ötemde konuşuyordu. yanlarına gitmedim. ilk kez gördüğün birine çocukluğumdan beri sizi izliyorum denmezdi.
büyük salon’a girdiğimizde profesör mcgonagall beni kapıda bekletti. çocukken filmleri izlerken büyülere şaşırdığımı sanıyordum. meğer en çok tabakların kendi kendine dolmasını merak etmişim. sonra takım seçmeleri başladı
birinci sınıfların seçimi bittikten sonra adımı söyledi. yüzlerce kişi bana bakarken tabureye yürüdüm.
gerçek dünyada hangi harry potter bina testini çözsem ravenclaw çıkıyordum. bazıları düzgün hazırlanmış testlerdi, bazıları daha ikinci soruda en sevdiğin renk ne diye soruyordu. sonuç hiç değişmiyordu.
seçmen şapkayı başıma taktılar.
şapka birkaç saniye sustu. başka bir bina söylerse internette çözdüğüm bütün testlere boş yere vakit ayırmış olacaktım.
— ravenclaw!
ravenclaw masasında luna çantasını yanındaki sandalyeden çekti. trende karşılaşmamışız gibi yalnızca buraya oturabilirsin dedi.
yanına oturdum.
büyük salon, filmlerde göründüğünden daha büyüktü. tavanın nerede bittiğini seçemiyordum. havada duran mumların ateşi hiç titremiyor, tabaklar kendiliğinden doluyordu. herkes konuşurken sesler birbirine karışıyor fakat yine de salonun içindeki her şey, bir şekilde yerli yerinde duruyordu.
önüme gelen yemeğin tadına baktım.
tadı vardı.
bunun rüya olduğunu yeniden hatırladım.
rüyalarda bazı şeyler tatsız olur sanıyordum. oysa patates, patates gibiydi. ekmek sıcaktı. su soğuktu.
luna, önümdeki tabağa uzun süre baktığımı fark etti.
— daha önce yemek görmedin mi? diye sordu.
— böyle gelmesini görmedim.
— genelde tabaktan gelir.
akşam kuleye çıktığımızda bronz kartal kapıda bir bilmece sordu.
— söylenir söylenmez bozulan şey nedir?
cevabı biliyordum ama o anda aklıma gelmedi. luna arkamdan sessizlik dedi. kapı açıldı.
daha ilk akşam kendi binamın kapısında kalmıştım.
sandıklardan birinin üzerinde adım yazıyordu. içinde kitaplar, birkaç cübbe ve bir asa buldum. yatağım da hazırdı. uyursam gerçek dünyada uyanacağımdan emindim. bu yüzden uzun süre uyumadım. sonunda dayanamayınca gözlerimi kapattım.
sabah yine ravenclaw yatakhanesindeydim.
yatağın kenarına oturup ayaklarımı yere bıraktım. taş zeminin soğuğu tabanımdan yukarı çıktı. ayaklarımı hemen geri çektim. sonra merak edip tekrar bastım.
soğuk hâlâ oradaydı.
elime baktım. altı parmağım da yerindeydi. rüyada olduğumu unutmamıştım. yalnızca lucid rüyanın içinde yeni bir güne uyanmıştım.
orada geçirdiğim zamanı şimdi düzgün bir sıraya koyamıyorum. yedi kere uyuyup aynı yatakhanede uyandım. bir hafta olmalı.
ertesi sabah kahvaltıda posta baykuşları geldi.
filmlerde hep harry’nin mektuplarına dikkat etmişim.
meğer aynı anda yüzlerce baykuş salona girince insan önce sesi duyuyormuş.
kanat sesleri birkaç saniye boyunca bütün salonu bastırdı ve pis kokuları.
herkes kendi mektubunu ararken ben tavana bakıyordum.
bana gelen bir şey yoktu.
bir an gerçek dünyadaki anneme mektup yazmayı düşündüm.
adresi bilmiyordum.
harry’yi büyük salon’da gördüğümde aklıma ilk gelen şey yara izi değil, görünmezlik peleriniydi. gerçek dünyaya tek bir büyülü eşya götürebilsem onu seçerdim. asa kullanmayı bilmiyordum. bir kere yükseklik korkum vardı; ayaklarımın yere sağlam basması gerekiyordu. bir süpürgenin üstüne oturup havada gezemezdim. pelerini kullanmak içinse üzerine almaktan başka bir şey gerekmiyordu.
bunu ilk gün gidip harry’ye söylemedim elbette. doğru düzgün tanışmıyorduk bile.
hermione’yle kütüphanede karşılaştık. önümde ters duran kitabı sessizce çevirdi. harry ile ron da yanındaydı. harry’ye bakarken adını ağzımdan kaçırınca nereden bildiğimi sordu.
herkesin onu tanıdığını söyledim.
bir süre yüzüme baktı. inanıp inanmadığını anlayamadım. sonra üçü birlikte kalkıp gitti.
bazı akşamlar ortadan kaybolduklarını görüyordum. nereye gittiklerini tahmin edebiliyordum ama peşlerinden gitmedim. birkaç gün önce gelmiş bir öğrenciyi gizli toplantılarına alacak değillerdi.
bir akşam ravenclaw kulesine dönerken pencerenin önünde durdum.
uzakta hagrid’in kulübesinin ışığı yanıyordu.
yasak orman ise tamamen karanlıktı.
çocukken olsam kesin içine girmek isterdim.
orada durunca fikrim değişti.
bir gün koridorda ikizlerden hangisinin fred, hangisinin george olduğunu ayırt etmeye çalıştım.
biri yanıma gelip,
— yanlış kişiye bakıyorsun, dedi.
hangisi olduğunu yine anlayamadım.
birkaç gün sonra asa taşımaya alıştım.
bir sabah yatağın üzerinde unutup kahvaltıya indim.
yarı yoldan geri döndüm.
telefonunu evde unutan biri gibi hissettim.
quidditch antrenmanını bir kez izledim.aşağıdan çok güzeldi. yukarı çıkmayı yine istemedim.
ben daha çok kaleyi dolaşıyordum. ravenclaw olduğumdan şüphem yoktu fakat diğer binaların ortak salonlarını da görmek istiyordum.
ron’u bir koridorda tek başına yakaladığımda gryffindor kulesine misafir kabul edip etmediklerini sordum.
— burası otel değil, dedi.
konuşmamız aşağı yukarı bundan ibaretti.
üçüncü gün cebime elim gitti telefonu çıkarıp tweet atacaktım “ hogwartsata da olsa insan sıkılabiliyormuş” diye telefon yerinde yoktu sonra zaten olsa da bunu anlatamayacağımı farkettim.
sonra burada şarj aleti diye bir şey olmadığını hatırladım.
hufflepuff girişini mutfağın yakınında buldum. fıçılardan yanlış olana vurunca üzerime sirke döküldü. cübbem akşama kadar koktu. luna kokmadığını söyledi ama o gün yanımda değil,önümde yürüdü.
mutfağın oraya kadar gelmişken dobby’yi sordum. ev cinlerinden biri çamaşırhanede olduğunu söyledi. çamaşırhaneye gittim, biraz önce çıktığını söylediler. sonraki gün yanıma temiz bir çorap aldım. dobby’yi bulursam veririm diye birkaç gün cebimde taşıdım. giderek kırıştı.
slytherin ortak salonunu aramak için zindanlara indim. gölün altındaki pencerelerden dışarıyı görmeyi çok istiyordum. ne kapıyı bulabildim ne de parolayı. aynı taş duvarın önünden birkaç kez geçtim. malfoy'a rastladım. ne aradığımı sordu. doğruyu söyleyince önce taş duvara, sonra ravenclaw armama baktı.
- bulsan bile içeri giremezsin, dedi.
başka bir şey söylemeden geçti. arkasından gidip gitmemeyi düşündüm ama kesin yanlış yere
götüreceğine karar verdim.
bir gün kalenin arazisinde hagrid'i gördüm. fang yanından ayrılıp üzerime koştu, sonra cüppemin eteğini salyaya buladı. hagrid yeni ögrenci olup olmadığımı sordu. evet dedim.
filmlerde büyük görünüyordu ama yanına yaklaşınca ne kadar büyük olduğunu ilk kez anladım. onunla konuşurken başımı sürekli yukarı kaldırmam gerekiyordu. hagrid bir süre sonra boynunu ağrıtmamak için kulübenin önündeki basamağa oturdu. ben de karşısında biraz durdum.
uzun bir sohbetimiz olmadı. yine de oradan ayrılırken arkamdan el salladı. eli neredeyse
başım kadardı.
zindanlarda dolaşırken iksir dersine geç kaldım.
snape sınıfa girdiğim anda bana baktı. ne söylediğini Türkçe anlıyordum ama o soğuk İngiliz aksanı aynen duruyordu. dil meselesinin en çok o kısmını sevdim.
hazırladığım iksiri beğenmedi ve ravenclaw’dan puan kırdı. yine de ona kızamadım. snape’i ilk kez yakından görmek, filmlerde izlemekten farklıydı. sınıfa girdiğinde herkes kendiliğinden susuyor, cüppesinin etekleri yürürken arkasından yetişiyordu. ne kadar uğraşsam rüyadaki başka hiçbir şeyi istediğim gibi değiştiremiyordum ama snape’in dersini kaçırmamaya özellikle dikkat ediyordum.
bir keresinde yanıma gelip kazanın içine baktı.
— bunun ne olması gerekiyordu?
iksirin adını söyledim.
bir daha kazana baktı.
— gerekmiyordu.
sonra diğer masaya geçti.
bana hakaret etmişti ama yine de içimden, bunu bana gerçekten snape söyledi diye geçirdim. ona kızmadım
görünmezlik pelerinini ise hâlâ aklımdan çıkaramıyordum. luna’ya böyle bir şeyim olsa önce diğer ortak salonları gezeceğimi, sonra da gerçek dünyaya götürmeye çalışacağımı söyledim.
— görünmez bir şeyi kaybedersen nasıl bulacaksın? diye sordu.
bunu düşünmemiştim.
haftanın sonlarına doğru yine mutfağa gidiyordum. dobby için taşıdığım çorap cebimdeydi. koridorun ortasında birine çarptım ama önümde kimse yoktu.
sonra yerde tek başına duran bir ayakkabı ucu gördüm. hemen kayboldu.
— harry? dedim.
karşımdaki boşluk durdu. pelerinin altından ron’un sesi geldi.
— nereden bildi?
cevap vermelerine fırsat kalmadan koridorun ucunda filch’in lambası göründü. bir el cüppemin yakasından tutup beni boşluğun içine çekti.
bir anda harry ve ron’un arasında, görünmezlik pelerininin altında kaldım. üçümüz için küçüktü. başımı eğiyor, ron’un ayağı dışarı çıkmasın diye onu sürekli dürtüyordum.
pelerin yakından kumaş gibi görünmüyordu. ışık üzerinde durmadan akıp gidiyor, dokununca hafif ve serin geliyordu. aşağı baktığımda ayaklarımı göremedim. birini kaldırıp hâlâ orada mı diye kontrol ettim.
o ana kadar gördüğüm bütün büyülerden daha çok hoşuma gitti.
filch yanımızdan geçerken görünmez olduğumu bildiğim hâlde nefesimi tuttum. uzaklaşınca harry beni neden mutfağa gittiğimiz konusunda soru sormamam için uyardı.
— zaten ben de oraya gidiyordum, dedim.
— neden?
— dobby’yi arıyorum.
ikisi de bir süre sustu. sonra yürümeye devam ettik.
mutfağa girdiğimizde pelerini üzerimizden kaldırdılar. küçük bir şey koşarak harry’ye sarıldı.
sonunda dobby’yi görmüştüm.
beklediğimden daha küçüktü. gözleri yüzünün yarısını kaplıyor, sivri burnunun iki yanından çıkan kocaman kulakları konuşurken hareket ediyordu. üzerinde birbirine uymayan çoraplar, üç tane şapka ve eski bir kazak vardı. ona biraz uzun bakmış olacağım ki başını yana eğdi.
— efendi dobby’nin yüzünde bir şey mi gördü?
— hayır. seni uzun zamandır merak ediyordum.
dobby bunu duyunca gelip bana da sarıldı. küçük görünüyordu ama şaşırtıcı derecede kuvvetliydi. nefesim kesildi.
birkaç gündür cebimde taşıdığım çorabı çıkarıp uzattım. biraz kırışmıştı. dobby uzun süre elinde tuttu, sonra bunun şimdiye kadar aldığı en sevdiği on yedinci hediye olduğunu söyledi.
ilk üçe bile girememiştim ama yine de memnun oldum.
mutfaktan çıkınca yeniden pelerinin altına girdik. koridorda üçümüz birbirimize çarpa çarpa ilerlerken kumaşın ucunu elimde tutuyordum.
bunu gerçek dünyaya götürmeyi denesem çok kızar mısın? diye fısıldadım.
— hangi gerçek dünya? dedi harry.
ron da şimdi bunun sırası mı diye söylendi.
cevap veremedim.
galiba ikimizin yaşadığı yere aynı adı vermiyorduk.
cevap veremeden koridorun duvarları bulanıklaşmaya başladı.
sağ elime baktım. altıncı parmağım silikleşiyordu. rüya bitiyordu.
pelerinin ucunu iki elimle tuttum. gözlerimi kapatmadan önce aklımdan geçen tek şey onu bırakmamaktı. kumaşı gerçek dünyaya kadar çekebilirsem yanımda bir şey götürmüş olacaktım.
harry bir şey söyledi ama sesini duyamadım. taş zemin, meşaleler ve pelerinin altındaki ayakkabılar birbirine karıştı.
gözlerimi açtığımda kendi yatağımdaydım. iki elimle görünmezlik pelerinini değil, yorganımı tutuyordum. telefon komodinin üzerinde duruyordu. uyuyalı sekiz saat olmuştu.
hogwarts’ta geçirdiğim bir haftanın burada karşılığı tek bir geceydi.
yorganı kaldırdım. pelerin yoktu. yastığın altına baktım. sonra yere. sonra yatağın altına.
görünmez bir şeyi gözümle aradığımı, yatağın altına eğilince fark ettim. yine de elimle biraz yokladım.
sonraki gece tekrar gitmeyi denedim. lucid olduğumu anlayınca önümde bir kapı oluşturdum. arkasında hogwarts değil, çocukken yaşadığımız evin mutfağı vardı.
başka bir gece uzaktan bir şato gördüm. yaklaştıkça apartmana dönüştü.
bir gece king’s cross istasyonundaydım. dokuz ile on numaralı peronların arasındaki duvara doğru koştum. burnumu çarptım.
bir başka rüyada uzaktan tren sesi duydum. koşmaya başladım. yük treniydi.
bir daha gidemedim.
slytherin ortak salonunu göremedim. dobby’ye verdiğim çorabın on yedinci sıradan yukarı çıkıp çıkmadığını da öğrenemedim. snape bana bir daha puan kırdı mı, bilmiyorum. hagrid’le bir daha karşılaştım mı, onu da. harry o gün mutfaktan çıktıktan sonra nereye gitti, onu hiç öğrenemedim.
ben uyandıktan sonra onlar yaşamaya devam etmiş gibi geliyor.
bazen yatmadan önce hâlâ parmaklarımı sayıyorum. geçenlerde bir an altı tane gördüğümü sandım. serçe parmağımı iki kere saymışım.
ertesi gece yine saydım. beşti.
altı çıkmasını beklediğimden değil.
sadece insan, bir yere gerçekten gittiyse yolunu tamamen unutmak istemiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder