a*k

aşkın kalpte yaşadığına inanmak yeni bir şey değil. bugün duyguların beyinde oluştuğunu, sinirler ve hormonlarla bütün bedene dağıldığını biliyoruz. yine de biri gidince alnımızı değil, göğsümüzü tutuyoruz.

kalp, içimizde olup biteni en gürültülü biçimde ele veren organ. korkunca hızlanıyor, beklerken düzenini şaşırıyor, sevdiğin biri ansızın karşına çıkınca sanki yıllardır yaptığı işi ilk kez yapıyormuş gibi tökezliyor. akıl saklamayı öğrenmiş. yüz de zamanla öğreniyor. kalp bu konuda biraz ağzı gevşek.

bundan yaklaşık iki bin altı yüz yıl önce midilli adasında yaşayan sappho, sevdiği kadını başka biriyle konuşurken görüyor. ardından ne hissettiğini değil, vücudunda neler olduğunu yazıyor. dili tutuluyor, derisinin altında ateş dolaşıyor, kulakları uğulduyor, gözleri kararıyor, soğuk ter döküyor, titriyor.

bugün o satırları şiir diye okuyoruz ama belirtileri alt alta koyunca küçük bir muayene notuna da benziyor. sappho, kalbim kırıldı deyip geçmemiş. dili, kulağı, gözü, derisi… ne varsa meseleye katmış. aşk o zaman da bir yere uğrayıp çıkmıyor, bütün bünyeye dağılıyormuş.

antik dünyadan buna benzeyen başka bir hikâye daha kalmış. mö 3. yüzyılda seleukos’un oğlu antiokhos yatağa düşüyor. yemek yemiyor, zayıflıyor, hekimler de ortada bildikleri türden bir hastalık bulamıyor. sarayın hekimi erasistratos gencin odasında vakit geçirmeye başlıyor. içeri girip çıkanları izlerken bir yandan nabzını tutuyor.

stratonike odaya girince nabız değişiyor. antiokhos’un yüzü kızarıyor, nefesi bozuluyor. erasistratos da gencin sakladığı şeyi anlıyor.

aşk.

hikâyeyi aktaran plutarkhos olaydan yüzyıllar sonra yaşamış. gerçekten böyle bir sahne yaşandı mı bilmiyoruz. geriye, söyleyemediğimiz şeylerin nabızda ortaya çıkabileceğine dair eski bir hikâye kalmış.

ibn sînâ da aşkı yalnız şairlere bırakmıyor. el-kanun fi’t-tıbb’da zihnin sürekli aynı kişiye dönmesinden, dalgınlıktan, uykusuzluktan ve nabızdaki değişimlerden söz ediyor. sevilen kişinin adı geçtiğinde kalbin başka türlü atabileceğini düşünüyor.

anadolu’da da aşk ile hastane aynı hikâyenin içine girmiş. kayseri’deki gevher nesibe darüşşifası, 13. yüzyılın başında gevher nesibe’nin vasiyeti üzerine yaptırılmış. buraya kadarı tarih. bundan sonrası rivayet.

anlatıya göre gevher nesibe saraydan birine âşık oluyor. ağabeyi sultan gıyaseddin keyhüsrev bu evliliğe izin vermiyor ve sevdiği adam savaşta ölüyor. gevher nesibe de üzüntüsünün ardından hastalanıyor. ölümüne yaklaşırken kendi derdinin çaresi olmadığını, hiç değilse başka hastaların çaresiz kalmaması için malının bir şifahane yapılmasına harcanmasını istiyor.

hikâyenin aşk kısmını doğrulayacak sağlam bir belge yok. kayseri’nin ortasında duran yapıysa gerçek. rivayet, bir kadının kendi acısından başkalarına şifa çıkardığını anlatıyor. sevdiğine kavuşamıyor; ardından kalan yere hastalar, hekimler, odalar ve avlular yerleşiyor. bazı aşklar bir eve varamıyor. biri de gidip hastane olmuş.

orta çağ hekimleri yoğun ve karşılıksız aşka amor hereos adını vermiş. uykusuzluk, iştahsızlık, solgunluk, çarpıntı, sürekli aynı kişiyi düşünme… tedavi diye yürüyüş, müzik, yolculuk ve sohbet önerilmiş. kimi hekimler, mümkünse âşığın sevdiğine kavuşmasını bile çarenin içine katmış.

aradan yüzlerce yıl geçmiş. arkadaş tavsiyesi pek değişmemiş.

bir yere git, biraz dolaş, kafan dağılsın.

yalnız kafa dağılıyor da kalp aynı yerde kalabiliyor.

heyecan sırasında çalışan sinir sistemi kalbin hızını değiştiriyor; nefes kısalıyor, göğüste baskı hissediliyor, avuçlar terliyor. emrin nereden geldiğini bilsen de olanı göğsünde hissediyorsun. bir mesaj geliyor, ekranda birkaç kelime beliriyor ve kaburgalarının arasında bir şey yer değiştiriyor.

kalp kanı dolaştırıyor. biz de onun sesinden kimi beklediğimizi, kimden korktuğumuzu, hangi ismin yanımızda normal bir kelime gibi davranmadığını öğreniyoruz.

bugün beynin içine de bakabiliyoruz. yakın zamanda terk edilmiş fakat eski sevgilisine hâlâ âşık olduğunu söyleyen kişilerle yapılan çalışmalarda, eski sevgilinin fotoğrafı gösterildiğinde ödül, yoğun istek ve bağlanmayla ilgili bölgelerin çalışmayı sürdürdüğü görülmüş.

ilişki bitiyor. beynin bazı taraflarına haber biraz geç ulaşıyor.

bu yüzden sabah uyandığın ilk birkaç saniyede her şey eskisi gibi gelebiliyor. daha gözünü tam açmadan onu hatırlıyorsun; ardından ayrıldığınızı da hatırlıyorsun. iki bilgi arasındaki o kısa yerde eski hayatına dönüp geliyorsun.

reddedilmenin gerçekten can yakması da yalnızca söz gelişi değil. sosyal reddedilme ile fiziksel ağrı aynı şey değil ama beyinde bazı ortak bölgeleri harekete geçirebiliyorlar. ağır duygusal ya da fiziksel stresin ardından nadiren görülen takotsubo sendromuna kırık kalp sendromu deniyor. kalbin sol karıncığı geçici olarak düzgün kasılamıyor ve ortaya kalp krizini andıran bir tablo çıkabiliyor.

adı şiir gibi ama bölümü kardiyoloji.

kavuşamamaksa ayrılıktan biraz farklı. ayrılıkta yaşanmış bir şey sona eriyor. kavuşamamaktaysa yaşanamayanlar da kalıyor: gidilmeyen yollar, aynı masaya hiç oturulmaması, birlikte bakılmayan deniz, söylenmeyen cümleler. hiç gitmediğin bir yerden dönmüş kadar yoruluyorsun.

kavuşulamayan kişiler kolay eskimiyor. çünkü onları gündelik hâlleriyle tanımıyorsun. uyanınca ilk ne yaptığını, çayı soğutana kadar bekleyip beklemediğini, uzun yolda aynı şarkıyı üç kere açıp açmadığını bilmiyorsun. doğduğu zaman tuzlanmış bir bebek miydi acaba, ondan bile haberin yok.

gerçek kişinin yanına, onunla yaşanabilecek ihtimaller de ekleniyor. bir süre sonra kimi özlediğini ayırmak zorlaşıyor. onu mu, yoksa onunla yaşayabileceğini düşündüğün hayatı mı?

kays’ın mecnun olarak kalmasında bunun da payı var belki. leyla’yla aynı evde yaşasaydı bir gün çöpü kimin çıkaracağı konuşulacak, biri pencereyi açık bırakacak, öteki buna söylenecekti. aşk yavaş yavaş gündelik eşyalara karışacaktı.

ama kavuşamadı. leyla yaşlanamadı, huysuzlanamadı, yanlış bir şey söyleyemedi. mecnun’un zihninde hep uzakta ve tamamlanmamış kaldı. aşk gündelik hayata karışamadı.

şiire karıştı.

birini uzun süre sevdikten sonra dünya da onun ölçüsüne göre çalışmaya başlıyor. iyi bir haber alınca ilk kimi arayacağını biliyorsun, sonra onun artık o listede olmadığını hatırlıyorsun. telefonu alışkanlıkla eline alıp geri bırakıyorsun. yazmıyorsun. yazmayacağını da biliyorsun zaten.

insan bazen vazgeçmeyi değil, vazgeçtiğini her gün yeniden öğreniyor. hayat devam ediyor, sen de devam ediyorsun; yalnız ikisi aynı hızda olmuyor. dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde. içerideyse kaldırılmış bir evin eski adresine mektuplar gidiyor.

sappho derisinin altındaki ateşi yazmış. erasistratos nabız tutmuş. ibn sînâ nabzı dinlemiş. gevher nesibe’nin hikâyesinde kalp ağrısı gidip bir şifahanenin taşlarına karışmış. bugün beynin içindeki kan akışına bakıyoruz.

yöntemler değişmiş. tarif edilen şey pek değişmemiş.

akıl ayrılığı bir cümlede anlayabiliyor. bedenin o cümleyi okuması uzun sürüyor.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

yokuşlar ve yokmuşlar

bir erkek sabahı.

​bazı duygular ev bakıyor