büyüyünce evliya çelebi olacağım!
bir adam düşünün, osmanlının en renkli karekteri..gittiği her yerde sadece taşı, toprağı değil; insanların kahkahalarını, korkularını, dedikodularını da kaydetmiş. sarayları anlatırken, ‘şu köşede bir kedi yavrularını emziriyordu’ diye not düşecek kadar insan. bazen ‘bu kadar detayı nasıl hatırlıyor?’ diye şaşarsın, ama sonra anlarsın: o, sadece gezmemiş, yaşamış.
evliya çelebi’yle aynı dönemde yaşasaydım, onu merakımla kuşatırdım. trabzon’da gördüğü o iki insan boyundaki balık gerçek miydi, yoksa denizcilerin anlattığı bir efsaneyi mi yuttu bize? ‘hocam, balığın fotoğrafını çekemedin mi hiç?’ diye sormaz mıydım?
50 yıl boyunca at sırtında, yayan, sırtında çul çuvalla dolaşmış. bugün biz instagram’da ‘burası neresi yaa?’ diye paylaşırken, o defterine ‘bugün erzurum’da ciğer yedim, ama hava o kadar soğuktu ki ciğer dondu, dişim kırıldı’ diye not düşmüş. ne acımasız bir dürüstlük!
yıllar önce boğaz’da kız kulesi’ne bakarken, ‘acaba evliya burayı nasıl anlatmış?’ diye merak edip defterini karıştırdım. ‘denizin ortasında bir mücevher gibi durur’ demiş. o satırları okurken, aynı rüzgârı yüzümde hissetmiştim.
sonra mısır’da nil kenarında dev timsahlardan bahsettiği sayfaya geldim. ‘ağızları kazan gibi’ diye yazmış. ‘hocam, sen timsahları değil dinozorları görmüşsün!’ diye güldüm.
bir de viyana var.. evliya, şato bahçelerindeki heykelleri görünce, ‘taştan adamlar yapmışlar, keşke nefes alsalar’ diye yazmış. o cümleyi okuduğumda, avrupa’nın o soğuk, haşmetli sanatına karşı osmanlı’nın naif merakını gördüm sanki.
bursa’da uludağ’a tırmanırken, ‘bu dağda kar adamları varmış’ diye yazdığını hatırladım. acaba yeti’den bahsediyor olabilir mi?
saray bahçesinde gezinen bir kediyi ‘padişahın danışmanı kadar vakur’ diye yazmış. sonra eklemiş: ‘bana baktı, 'sen de mi gezgin?' der gibiydi.
antep’te yediği lahmacunun kenarına, ‘acı biberi fazla kaçırmışlar, ağzımda ateş fışkırdı, ‘diye not düşmüş. altına çizik atmış: ‘ama yine de yedim.’
yolda atı mızmızlanınca defterine sitem etmiş: ‘bu hayvan, istanbul’daki kayıkçılardan daha çok şikâyet ediyor.’ sonra eklemiş: ‘ama ben de ondan farksızım.’
bursa’da bir seyyar satıcının kızına şiir yazmış. sonra utanıp, ‘şiiri rüzgâr kaptı’ diye geçiştirmiş. ve defter kenarına düşmüş notunu; ‘keşke beni de kapsaydı.’ :(
bir köyde çocuklar ona ‘ hey uzun adam, göğe mi yürüyorsun?? diye takılmış. o da, ‘ayağımıza taş değmesin diye!’ deyip şeker atmış. yazmış ki ‘gökyüzü çocuklarla güzel.’
kars’ta bir nehirde ayakkabıları selde sürüklenince köylülere; ‘bu ayakkabılar artık erzurum’a gidiyor, beni de götürseydi!’ diye şakalaşmış. deftere düşmüş ki; ‘çıplak ayakla yürümek, dünyayı daha iyi hissettiriyor.’
yine bir köyde gece vakti ay ışığında dans ettiği için köylüler onu ‘cin çarpmış’ sanmış. ertesi gün ‘deli dediler, ama asıl delilik bir yerde çakılı kalmak!’ diye not düşmüş
harabe bir tapınakta duvara, ‘evliya buradaydı,’ yazan birini görüp öfkelenmiş. altına eklemiş; ‘benim adımı kirletme, kendi hikâyeni yaz!
defterinin son sayfasında, ‘ömrüm yollarda geçti, ama asıl yolculuk şu satırlarda, ‘diye bitirmiş. ve en altına karalamış:
belki bir gün biri okur.. :)
Yorumlar
Yorum Gönder