‘benim hayattaki tek servetim türklüğümdür.’
türk tarihi, her biri bir dönüm noktası olan kahramanların omuzlarında yükselir. mete han’ın çin’e diz çöktüren stratejisi, bilge kağan’ın ‘türk milleti, açlığı ve tokluğu unutma!’ diye haykıran taşları, fatih’in istanbul’u fethederek çağ açan iradesi ve atatürk’ün ‘benim hayattaki tek servetim türklüğümdür’ diyen yüreği.. bu dört dev, bir zincirin halkaları gibi türk’ün özgürlük ve kimlik mücadelesini taşımıştır. ancak onların arasında, adı anılmayan aradakilerden binlerce olması onları küçültmez. aksine türklerin her daim kahramanlar çıkaran bir ırk olduğunu gösterir. çünkü türk ırkında binlerce olan kahramanlardan diğer milletlerin çoğunda birkaç tane bile bulunmaz
bir milletin uyanışı: insanı önceleyen devrimler
atatürk, tarihteki büyük liderlerden farklıydı. amacı sadece zafer kazanmak değil, insanın onurunu yükseltmekti. türk milletini, sömürgecilerin değil, kendi halkının hikayesiyle var etmek. işte bu yüzden yaptığı her devrim, bir annenin gözyaşına, bir çocuğun hayaline dokunuyordu:
elbette zordu. alışkanlıkları, gelenekleri değiştirmek… kimi direndi, kimi ağladı, kimi sevindi. ama o zorlu adımlar, bugün özgürce okuduğumuz kitapların, giydiğimiz kıyafetlerin, kadın-erkek el ele verdiğimiz hayatların temeli oldu.
cumhuriyet’in ilanı sırasında artık padişah yok, millet var!” denildiğinde, köy meydanında toplanan yaşlı bir çiftçi, ‘demek biz de söz sahibiyiz?’dedi.
insanlar, sarayın gölgesinde değil, meydanlarda özgürce dolaşacak. çocuklar, medreselerde değil, fen ve matematik öğrenecekleri okullarda büyüyecek. köylü, aşar vergisinin altında ezilmeyecek; tarlasının ürünüyle ailesini doyurabilecekti. bir sabah uyandınız ve artık başınızda taşıdığınız şey, kim olduğunuzu, hangi ‘sınıftan’ sayıldığınızı belirlemeyecekti.
türkan adında bir kadın düşünün.. daha dün, ‘kadının yeri evidir!’ denilen bir dünyada, bugün sandık başında oy kullanıyor. 1935’te meclis’e girip yasalar yazıyor. bir anne, kızına ‘sen de doktor, öğretmen, milletvekili olabilirsin!’ diyebiliyor artık. bu hak, sadece bir kanun maddesi değil, kadınların var olmasıydı.
çok eşlilik yasaklandığında, artık bir kadın ‘eşya’ değil, mahkemede eşit şahitlik yapan bir bireydi. şapka devrimi, fesin sembolize ettiği boyun eğişi parçalarken, latin harfleri, köylünün cebindeki mektubu okumasını sağladı.
bir derviş, ‘artık allah’a giden yolda aracıya ihtiyacım yok’ diyerek, çocuğunu okula gönderdi. din, vicdanlara özgürce yerleşti.
atatürk’ün devrimleri, işte bu insanların sessiz çığlığına cevap oldu.
atatürk’ün anıtkabir’deki kütüphanesinde duran kitaplar, fatih’in istanbul’u fetih planlarıyla, bilge kağan’ın yazıtlarıyla doluydu. belki de libya çöllerinde, sakarya’da gördüğü acılar onu şuna inandırdı: ‘türk’ün kaderi, sömürgecilerin değil, kendi sessiz kahramanlarının ellerinde şekillenecek.’ bu yüzden batı veyahut doğu hayranlığına değil, anadolu insanının yüreğine güvendi.
bugün türkiye cumhuriyeti, sadece dört devin değil, tarlasında buğday yetiştiren kadının, okuma yazma öğrenen çocuğun, cepheye mektup yazan annenin eseridir. atatürk’ün ‘bayrağı görmek’ vasiyeti de bu yüzdendir: o bayrak, mete han’ın okunu, fatih’in gemisini, bilge kağan’ın taşını ve sakarya’daki kağnının tekerleğini taşır.
türk tarihi, işte bu yüzden bir ‘insan olma’ mücadelesidir. her adımda binlerce isimsiz kahramanın teri, gözyaşı ve haykırışı vardır. çünkü gerçek devrim, tahtlarda değil, insanların yüreklerinde filizlenir.
Yorumlar
Yorum Gönder