sevimli sonsuzluk
çocukken –ve hâlâ– sırtüstü yatıp bulutların içinde şekiller arardım. ninja kaplumbağa, sincap ya da uçan bir fil… herkesin hayatında en az bir kere yaptığı bir şeydir bu. bulutlar bize hiçbir şeyin sabit olmadığını hatırlatır: değişim gökyüzünün doğasıdır.
atalarımız için gökyüzü sadece bir manzara değildi; yol haritasıydı. babilliler yıldızların hareketlerini kaydetti, burçlar kuşağını biz onlara borçluyuz. mısırlılar sirius’un doğuşunu nil’in taşmasına bağladı; bu, yeni yılın ve yaşamın işaretiydi. mayalar venüs’ün döngülerini öyle hassas hesapladılar ki tapınaklarını güneşin ve venüs’ün doğuşuna göre inşa ettiler. islam dünyasında 8.–14. yüzyıllar arasında gökyüzü bir laboratuvara dönüştü; el-battani, birûni gibi isimler gezegenlerin hareketini yazdı. çinlilerse gündüz parlayan bir süpernovayı kaydetti antik yunanlılar bulutların içinde tanrılar gördü.
mezarlar bile doğuya bakardı bir zamanlar; çünkü insan ölümden sonra bile güneşin ilk ışığıyla uyanmak isterdi.
1800’lerde luke howard bulutlara latince isimler verdi: kümülüs, stratüs, sirüs… kulağa bilimden çok şiir gibi geliyor değil mi? o pamuksu beyazların ‘kümülüs’ diye anılması tek bir adamın gözlemleriyle başladı.
benim içinse gökyüzü kitaplardan ibaret değil. küçükken balkonda dedem bana çobanyıldızını göstermişti. yıllar sonra onun aslında venüs olduğunu öğrendim ama ben hâlâ venüs diyemem. o yıldız hep kuzeyde durur. bana yönümü bulduran, güven veren bir işaret gibidir. bugün bile göğe bakınca hâlâ ‘çobanyıldızı’nı görüyorum.. dünyanın neresinde olursak olalım sevdiğim insanlarla aynı gökyüzünü paylaştığımı bilmek huzur veriyor.
bulutlara bakmak sadece bilgi değil, bir duygu da taşır. gökyüzünü görmediğim gün klostrofobim tetikleniyor. ama bu kimseye olmasın.. gri bulutların altında sıkılırken, yağmurdan sonra açılan masmavi gök ferahlık verir. bozkırda gökyüzüne bakmaksa denize bakmak gibidir: sonsuz ve özgür.
benim için; dünyanın süsüdür, tombul bulutlu gökyüzü.

Yorumlar
Yorum Gönder