hatay benim de şahsi meselem



ilk blogumu açtığım gün hatay hakkında yazmak istedim. ama kendimi hazır hissetmedim. belki de korktum. yeterince anlatamamaktan. hâlâ emin değilim ama insan bazı şeyleri erteledikçe içi daha çok sızlıyor. o yüzden başlayalım.


‘hatay benim şahsi meselem’ demiş atam.

benim için de öyle.


çocukluğumda sabahları çörek ve kömbe kokusu yükselirdi. öğlen ezanla çan sesi aynı havayı paylaşırdı. kimse neden diye sormazdı. çünkü burada aynı sokakta cami, kilise ve havra vardı. üç farklı yol, tek bir gökyüzüne çıkardı.


ama hayat bazen birden değişir;


sonra bir gün o sokaklar sustu. deprem, şehrin sadece taşını değil güven duygusunu da devirdi. ama hatay hâlâ insan eliyle ayakta duruyor. çünkü burada en değerli malzeme beton değil hatır. uzun çarşı’da sumak, firik, zahter kokusu hâlâ ayakta. kokular döner, bazı insanlar dönmese de.


yine de bu şehir sadece yaralarla anılmaz;


mutfak burada sadece yemek değil; birlikte kalmanın yolu. biberli ekmek, tuzlu yoğurt, humus, ceviz reçeli, tepsi kebabı, oruk, muhammara, 80’den fazla meze… her 10 kilometrede bir yemek değişir. hatay’ın mutfağı o kadar büyük ki tek başına bir ülke sayılır. hatta hataylıların çoğu kendi memleketinin bütün yemeklerini bilmez. bu sofraya bir kez oturan da başka yerin tadına alışamaz. ağzım sulandı, belli etmeyeyim.


bazen bir nehir anlatır şehrin kaderini;


asi nehri tersine akar.

sanki şehir de kendi kaderine karşı kürek çeken bir gemi gibi.

her defasında aynı kıyıya çıkar insanı.

belki de bu yüzden hatay kolay vazgeçmez kendinden.

herkes unuturken o hatırlatır.

herkes giderken o bekler.

gururlu, yorgun, yine de akmayı sürdüren bir direnç.


yüzyıllar öncesinden biri bile aynı hissi duymuş;


bizim evliya geze geze uğramış buraya.

asi’yi göstermiş ve demiş ki:

mısır’la şam arasına sıkışmış bir cennet bağıdır bu.

kimse abarttı demesin. belki az söyledi.


idolüm evliya’nın dediği doğruymuş.

bu şehir gecenin bile karanlığına kafa tutmuş:

dünyada ilk kez geceleri sokak lambalarıyla aydınlanan bir cadde de burada.

karanlığa ‘çekil’ demiş bir şehir hatay.


tarih dersen… o hep dipte bekler;


toprağı da böyle hatay’ın. bir kürek vursa biri, altından öyle bir inat çıkıyor ki. samandağ’da vespasyanus/titus tüneli var mesela. adamlar dağın içini oymuş, suyu başka yoldan götürmüşler.

su ‘ben buradan giderim’ demiş, onlar ‘hayır kardeşim, şuradan gideceksin’ diye tutturmuş.

yani yıkmak için değil, ayakta kalmak için kazmışlar dağı.


o inat sadece taşta değil; deniz de aynı inadın sesi gibidir insana;


samandağ’ın sahilinde yürürken bunu daha iyi anlıyorsun.

türkiye’nin en uzun kıyılarından biri.

rüzgar yüzüne çarpar, deniz konuşur gibi uğuldar.

ama bir adım geri gitmez şehir.


ve sonra bir köşede başka bir taş gülümsüyor sana:


hatay arkeoloji müzesi’ne giriyorsun

antik antakya’nın meşhur mozaiği bu. üstünde uzanmış bir iskelet ve yunanca bir kelime: ‘euphrosynos’

yani ‘neşeli ol’, ‘hayatın tadını çıkar’.

ölüm gelmiş, şarap küpü açılmış, ekmek kırılmış;

iskelet bile diyor ki:

‘sonunda hepimiz kemik olacağız, bari gülerken olalım.’


sonra holün ortasında bir hitit heykeli karşılaşıyorsun. 

sanki 3 bin yıl önce dağda izci kampından dönmüş, hazır ol vaziyetinde bekliyor gibi.

eller de ‘ben hiçbir şey yapmadım’ diyen çocuk pozisyonunda.

suçüstü yakalanmış ama suçun ne olduğundan habersiz.

şaşkın. gözleri hafif yukarı bakıyor; sadece geçmişe değil, geleceğe de şaşıyor sanki.

binlerce yıl sonra bile ‘ne oldu bize böyle?’ bakışı atıyor.

sayın kral suppiluliuma..

biz de aynı soruyu soruyoruz.


ve sonra öğreniyorsun ki bu şaşkınlık da boşuna değil;

burada dünyanın ilk mağara kilisesi var: aziz pierre.

habib-i neccar, anadolu’nun ilk camisi kabul edilir.

vakıflı, bu ülkenin resmî olarak kalan tek ermeni köyü.

antakya’nın eski adı daphne; apollon’un aşkının defneye dönüşme hikayesinin yayıldığı yer.

‘hristiyan’ kelimesi ilk kez bu şehirde kullanıldı.

roma döneminde gladyatörler emeklilik için burayı seçerdi; hayatın tadını çıkarmak için.

bizans döneminde çan çalan, hareket eden mekanik heykeller vardı. orta çağın robotları gibi.

hatay’da bir metre kazsan tarih fışkırır: ‘küreği yanlış yere saplarsan müze çıkar’ arkeologların lafıdır bu. 


atatürk, ömrünün son günlerinde bile burası için mücadele etti.

ayakta durmakta zorlandığı halde geldi, selam verdi.

çünkü mesele toprak değildi; insanın kendine sahip çıkmasıydı.

bitmedi demek içindi o adımlar.


bugün hatay yeniden kuruluyor.

emeğiyle, inadıyla, elinde kalanlarla.

eksik olan sadece duvar değil.

eksik olan, geri dönemeyecek insanlar.


ve bütün bunların ardından insan şöyle diyor:


hatay bazen sadece bir lokma humus

bazen depremde kaybolmuş bir sokak

bazen dönmek isteyip dönemeyenlerin hatırası

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

dolabımdaki medeniyet.

büyüyünce evliya çelebi olacağım!

zeytin ve insan