Kayıtlar

bugün birbirimizi düzeltmeyeceğiz.

​ son zamanlarda acelem yok. sabah uyanınca pencerenin perdesi nasıl duruyorsa, gün de öyle dursun istiyorum. biraz yamuk, biraz ışık alan. her şeyi hizalamaya çalışmıyorum artık. masa dağınıksa da duruyor, ben de. sanki dünya ile aramızda sessiz bir anlaşma var: bugün birbirimizi düzeltmeyeceğiz. evin içinde dolaşırken bazen durup bir sandalyeye bakıyorum. biri az önce kalkmış gibi. oturuşu hâlâ üstünde duruyor ama kimse yok. o boşluk rahatsız etmiyor beni. aksine, iyi geliyor. demek ki her şey dolu olmak zorunda değil. demek ki bazı yerler, sadece hatırlamak için bırakılıyor. büyürken hep güçlü olmamız gerektiği söylendi. sesi kalın, kararları net. oysa ben en çok omuzlarım düştüğünde kendime benziyorum. konuşmak istemediğim, cevap yetiştirmediğim anlarda. güçlü olmamak bir zayıflık değil bazen. sadece yükü yere bırakmak. insan yükü yere koyunca, etrafına bakabiliyor ilk defa. çok büyük hayallerim olmadı. ama küçük şeyleri uzun uzun sevdim. öğleden sonra değişen ışığı, akşamüstü uzay...

hatay benim de şahsi meselem

Resim
ilk blogumu açtığım gün hatay hakkında yazmak istedim. ama kendimi hazır hissetmedim. belki de korktum. yeterince anlatamamaktan. hâlâ emin değilim ama insan bazı şeyleri erteledikçe içi daha çok sızlıyor. o yüzden başlayalım. ‘hatay benim şahsi meselem’ demiş atam. benim için de öyle. çocukluğumda sabahları çörek ve kömbe kokusu yükselirdi. öğlen ezanla çan sesi aynı havayı paylaşırdı. kimse neden diye sormazdı. çünkü burada aynı sokakta cami, kilise ve havra vardı. üç farklı yol, tek bir gökyüzüne çıkardı. ama hayat bazen birden değişir; sonra bir gün o sokaklar sustu. deprem, şehrin sadece taşını değil güven duygusunu da devirdi. ama hatay hâlâ insan eliyle ayakta duruyor. çünkü burada en değerli malzeme beton değil hatır. uzun çarşı’da sumak, firik, zahter kokusu hâlâ ayakta. kokular döner, bazı insanlar dönmese de. yine de bu şehir sadece yaralarla anılmaz; mutfak burada sadece yemek değil; birlikte kalmanın yolu. biberli ekmek, tuzlu yoğurt, humus, ceviz reçeli, tepsi kebabı, oru...

sevimli sonsuzluk

Resim
çocukken –ve hâlâ– sırtüstü yatıp bulutların içinde şekiller arardım. ninja kaplumbağa, sincap ya da uçan bir fil… herkesin hayatında en az bir kere yaptığı bir şeydir bu. bulutlar bize hiçbir şeyin sabit olmadığını hatırlatır: değişim gökyüzünün doğasıdır. atalarımız için gökyüzü sadece bir manzara değildi; yol haritasıydı. babilliler yıldızların hareketlerini kaydetti, burçlar kuşağını biz onlara borçluyuz. mısırlılar sirius’un doğuşunu nil’in taşmasına bağladı; bu, yeni yılın ve yaşamın işaretiydi. mayalar venüs’ün döngülerini öyle hassas hesapladılar ki tapınaklarını güneşin ve venüs’ün doğuşuna göre inşa ettiler. islam dünyasında 8.–14. yüzyıllar arasında gökyüzü bir laboratuvara dönüştü; el-battani, birûni gibi isimler gezegenlerin hareketini yazdı. çinlilerse gündüz parlayan bir süpernovayı kaydetti antik yunanlılar bulutların içinde tanrılar gördü. mezarlar bile doğuya bakardı bir zamanlar; çünkü insan ölümden sonra bile güneşin ilk ışığıyla uyanmak isterdi. 1800’lerde luke how...

anahtarsız.

aidiyet hissedemiyorum. anlatırken bile sanki başkasının hikâyesini ödünç almışım gibi geliyor. hangi masaya otursam sandalye bana kısa, hangi eve girsem perde yüzüme kapalı. sokaklarında yürüdüğüm şehirler beni sadece misafir gibi ağırlıyor. ev dediğim yerin duvarları bana bakmıyor, üstüme kapanıyor. çocukluğumun geçtiği sokak bile artık yabancı; yüzler değişmiş, sesler değişmiş. geri dönsem hoş geldin diyen yok, kalsam iyi ki buradasın diyen yok. bu his bazen taşınmakla bile ilgili değil; kendi yatağında bile yabancı gibi uyanmak var. bir yere ait olan insan farkında bile olmuyor. anahtarı olmasa bile kapıdan girerken içi rahat. bende o yok; hep bavulu kapının yanında duran, gitmese de gitmeye hazır duran biri gibiyim. belki de bu, sadece bana ait bir his değil. insanlık tarihinin en eski yolculuklarında, çadırların gölgesinde, sürgün yollarında, fethedilmiş şehirlerin taş sokaklarında da vardı bu boşluk. aidiyetsizliğin tarihi, ilk göç yollarında başladı; ateşin başında ısınırken bi...

asil irade:koku

sevgili burnum, işte o küçük hınzır: hayat boyu ne duruyor ne pes ediyor. uykusunda bile 'bak, buradayım!' diye fısıldıyor nefesiyle. kalbin pili çıkarılsa susar elbet, ama son ana dek direniyor.. şöyle bir çekilin de burnum dünyayı dinlesin! insanları kokularıyla hafızama kazıyorum. birini ilk kez kokladığımda, beynim otomatik 'kaydet'e basıyor. sonra o kişiyi düşünüyorum, burnum *ping* diye alarm veriyor: 'ahanda, bu şu kişinin kokusu!' ama bazıları var, her mevsim parfüm değiştirip beni şaşırtıyor. sanki yüz nakli olmuş gibi: 'sen kimsin, nereden geldin?!' diye sorgulatıyorlar. naftalin kokusunu zihnimde canlandıramam ama burnuma gelir gelmez direkt çocukluğuma fırlatılıyorum. anneannemin ceviz dolabı, yün yorganlar, bayram sabahı simidi.. allah'tan bu koku sadece güzel anıları çağırıyor. yoksa 'o kötü günü' hatırlatsaydı, naftalinleri boykot ederdim! kebapçıda gelen kolonyalı mendilin kokusu beni birden 15-20 yıl evvele götürdü geçenlerde...

ilk çağın son misafiri

2 bin yıl geriye diyorsunuz ve insan ömrü ortalama 35 sene.. gözlerinizi bir samanlıkta açıyorsunuz. etrafta keçi sesleri, duman kokusu. dilinizi bilmeyen bir köyde, garip kıyafetlerinizle dikkat çekmişsiniz. şansınıza, bir çiftçi sizi evine alıyor. size sert bir ekmek ve et suyu veriyor. ekmeği ısırdığınızda dişiniz sızlıyor. şifacı, ağrı için kekik kökü uzatıyor. ‘iltihap kapmasın’ diye dua ediyorsunuz. çünkü antibiyotiğin bulunmasına 1900 sene kadar var.. ikinci gün; sabah, çiftçi size bakır bir balta veriyor. ormandan ağaç kesmeye gidiyorsunuz. ilk vuruşta elleriniz kabarıyor. yarım saat sonra avuçlarınız kanıyor. öğle vakti, kuyudan buz kırıp su taşımaya çalışıyorsunuz. kova devrilince köylüler gülüyor. yaşlı bir kadın, ‘ipini böyle bağla’ diyerek gösteriyor. teşekkür etmek için başınızı eğiyorsunuz.   üçüncü gün; kesilen ağaçları köye taşımak gerekiyor. ‘tekerlek mi yapsak?’ diye düşünüyorsunuz. çiftçiye çizim yapıyorsunuz: tahta bir araba, dingiller. çiftçi omuz silkiyo...

‘benim hayattaki tek servetim türklüğümdür.’

türk tarihi, her biri bir dönüm noktası olan kahramanların omuzlarında yükselir. mete han’ın çin’e diz çöktüren stratejisi, bilge kağan’ın ‘türk milleti, açlığı ve tokluğu unutma!’ diye haykıran taşları, fatih’in istanbul’u fethederek çağ açan iradesi ve atatürk’ün ‘benim hayattaki tek servetim türklüğümdür’ diyen yüreği.. bu dört dev, bir zincirin halkaları gibi türk’ün özgürlük ve kimlik mücadelesini taşımıştır. ancak onların arasında, adı anılmayan aradakilerden binlerce olması onları küçültmez. aksine türklerin her daim kahramanlar çıkaran bir ırk olduğunu gösterir. çünkü türk ırkında binlerce olan kahramanlardan diğer milletlerin çoğunda birkaç tane bile bulunmaz bir milletin uyanışı: insanı önceleyen devrimler  atatürk, tarihteki büyük liderlerden farklıydı. amacı sadece zafer kazanmak değil, insanın onurunu yükseltmekti. türk milletini, sömürgecilerin değil, kendi halkının hikayesiyle var etmek. işte bu yüzden yaptığı her devrim, bir annenin gözyaşına, bir çocuğun hayaline ...