Kayıtlar

Mart, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

asil irade:koku

sevgili burnum, işte o küçük hınzır: hayat boyu ne duruyor ne pes ediyor. uykusunda bile 'bak, buradayım!' diye fısıldıyor nefesiyle. kalbin pili çıkarılsa susar elbet, ama son ana dek direniyor.. şöyle bir çekilin de burnum dünyayı dinlesin! insanları kokularıyla hafızama kazıyorum. birini ilk kez kokladığımda, beynim otomatik 'kaydet'e basıyor. sonra o kişiyi düşünüyorum, burnum *ping* diye alarm veriyor: 'ahanda, bu şu kişinin kokusu!' ama bazıları var, her mevsim parfüm değiştirip beni şaşırtıyor. sanki yüz nakli olmuş gibi: 'sen kimsin, nereden geldin?!' diye sorgulatıyorlar. naftalin kokusunu zihnimde canlandıramam ama burnuma gelir gelmez direkt çocukluğuma fırlatılıyorum. anneannemin ceviz dolabı, yün yorganlar, bayram sabahı simidi.. allah'tan bu koku sadece güzel anıları çağırıyor. yoksa 'o kötü günü' hatırlatsaydı, naftalinleri boykot ederdim! kebapçıda gelen kolonyalı mendilin kokusu beni birden 15-20 yıl evvele götürdü geçenlerde...

ilk çağın son misafiri

2 bin yıl geriye diyorsunuz ve insan ömrü ortalama 35 sene.. gözlerinizi bir samanlıkta açıyorsunuz. etrafta keçi sesleri, duman kokusu. dilinizi bilmeyen bir köyde, garip kıyafetlerinizle dikkat çekmişsiniz. şansınıza, bir çiftçi sizi evine alıyor. size sert bir ekmek ve et suyu veriyor. ekmeği ısırdığınızda dişiniz sızlıyor. şifacı, ağrı için kekik kökü uzatıyor. ‘iltihap kapmasın’ diye dua ediyorsunuz. çünkü antibiyotiğin bulunmasına 1900 sene kadar var.. ikinci gün; sabah, çiftçi size bakır bir balta veriyor. ormandan ağaç kesmeye gidiyorsunuz. ilk vuruşta elleriniz kabarıyor. yarım saat sonra avuçlarınız kanıyor. öğle vakti, kuyudan buz kırıp su taşımaya çalışıyorsunuz. kova devrilince köylüler gülüyor. yaşlı bir kadın, ‘ipini böyle bağla’ diyerek gösteriyor. teşekkür etmek için başınızı eğiyorsunuz.   üçüncü gün; kesilen ağaçları köye taşımak gerekiyor. ‘tekerlek mi yapsak?’ diye düşünüyorsunuz. çiftçiye çizim yapıyorsunuz: tahta bir araba, dingiller. çiftçi omuz silkiyo...

‘benim hayattaki tek servetim türklüğümdür.’

türk tarihi, her biri bir dönüm noktası olan kahramanların omuzlarında yükselir. mete han’ın çin’e diz çöktüren stratejisi, bilge kağan’ın ‘türk milleti, açlığı ve tokluğu unutma!’ diye haykıran taşları, fatih’in istanbul’u fethederek çağ açan iradesi ve atatürk’ün ‘benim hayattaki tek servetim türklüğümdür’ diyen yüreği.. bu dört dev, bir zincirin halkaları gibi türk’ün özgürlük ve kimlik mücadelesini taşımıştır. ancak onların arasında, adı anılmayan aradakilerden binlerce olması onları küçültmez. aksine türklerin her daim kahramanlar çıkaran bir ırk olduğunu gösterir. çünkü türk ırkında binlerce olan kahramanlardan diğer milletlerin çoğunda birkaç tane bile bulunmaz bir milletin uyanışı: insanı önceleyen devrimler  atatürk, tarihteki büyük liderlerden farklıydı. amacı sadece zafer kazanmak değil, insanın onurunu yükseltmekti. türk milletini, sömürgecilerin değil, kendi halkının hikayesiyle var etmek. işte bu yüzden yaptığı her devrim, bir annenin gözyaşına, bir çocuğun hayaline ...

ibretlik mitoloji.

yunan mitolojisi, tanrıların bile insan gibi kırılgan, tutkulu ve hatalarla dolu olduğunu gösteren bir ayna aslında. zeus’un hikâyesi mesela.. tahta çıktığında en büyük korkusu, tıpkı babası kronos’u devirdiği gibi kendi çocuğunun onu devireceği kehanetiydi. bu yüzden hamile karısı metis’i yuttu. ama kaderden kaçamadı. bir gün başı zonklamaya başladı, balyoz darbeleriyle yarılan kafasından athena fırladı. belki de zeus, o an babalığın ne demek olduğunu anladı. çocuğunu yutmaya çalışan bir baba… sonra onu en sevdiği çocuk yaptı. ironik değil mi? hephaestus ise olimpos’un görünmez kahramanıydı. topal doğduğu için annesi hera bile onu reddetti, dağdan aşağı attı. deniz perileri onu büyüttü, demircilikte ustalaştı. olimpos’a geri döndüğünde, tanrılar onun yeteneklerini kullandı ama yine de aralarına almadı. afrodit’le evliliği ise trajikomikti. afrodit, ares’le kaçamak yaparken hephaestus, onları altın bir ağla yakaladı. tanrılar güldü, rezil oldular. ama hephaestus’un içi acıyla doluydu...

birlikte yaşadığımız her şey.

hadi ayakkabı seçelim seninle. telefon. kıyafet. kime nasıl davranacağımıza karar verelim. nefret edelim birilerinden. sevelim birilerini. yazalım. okuyalım. gülelim. ağlayalım. şarkı dinleyelim. puanlayalım. saçma şeylerle dalga geçelim. çok saçma olanlara sinirlenelim. grafik yorumlayalım. insanların güzelliğini konuşalım. neresi ne kadar güzel. neyi ne kadar iyi. ya da kötü olan ne. ben yorumlar yapayım. sen itirazlar et. ben yanaklarını ısırayım. sen gözlerimi öp. uçalım. kaçalım. kaybolalım. yolu bulalım. hiç yokmuş gibi olalım. hep var kalalım. sevelim. çok sevelim. pişman olalım. iyi ki diyelim. anlaşalım. iltifatlar edelim birbirimize. yerelim. sıkılalım. koşup sarılalım. uyuyalım. uykusuz kalalım. aynı dizileri izleyelim. karakterlerinden bahsedelim. sen yeni şeyler söyle. ben onları seveyim. yemek yapalım birlikte. malum şahısa sövelim. umudumuzu yitirelim. elimizle koymuş gibi geri bulalım. şaşıralım. alışalım. kıskanalım. cesaretlendirelim. asker arkadaşı da olalım. sevgili...

dolabımdaki medeniyet.

Resim
  merhaba, benim adım.. boş verin, ismim önemli değil. önemli olan, buzdolabımın en az 7 çeşit peynirle dolu olması. gravyer mi, kaşar mı koysam? diye beynimi kemiren soruyla güne başlıyorum. akşam olup da koltuğa çökünce, ‘cips yerini hangi peynir alsa?’ diye kendi içimde münazara başlatıyorum.  bana ‘peynir bağımlısı’ diyenlere kızıyorum çünkü bu bir bağımlılık değil, hayatı lezzetli yaşama sanatı.. şöyle düşünün; ilk insanlar sütü kaynatmayı unutup bırakmışlar, ertesi gün bakmışlar ki süt katılaşmış, ‘ben artık peynirim’diye isyan etmiş. medeniyet böyle başlamış zaten. antik mısır’da firavunlar, öbür dünyada kahvaltı yaparlar diye mezarlarına peynir koydurmuş. romalı askerler cebinden peynir çıkarıp ‘güç burada!’ diye slogan atmış. orta çağ’da keşişler, ‘günah çıkarmaktan sıkıldık, gelsin 500 çeşit peynir’ deyip manastırları mandıraya çevirmiş. tarih dersleri böyle olsa, herkes sınıfı geçerdi.   mesela vikingler, uzun deniz yolculuklarında tuzlu peyniri fıçılara doldur...

büyüyünce evliya çelebi olacağım!

bir adam düşünün, osmanlının en renkli karekteri..gittiği her yerde sadece taşı, toprağı değil; insanların kahkahalarını, korkularını, dedikodularını da kaydetmiş. sarayları anlatırken, ‘şu köşede bir kedi yavrularını emziriyordu’ diye not düşecek kadar insan. bazen ‘bu kadar detayı nasıl hatırlıyor?’ diye şaşarsın, ama sonra anlarsın: o, sadece gezmemiş, yaşamış. evliya çelebi’yle aynı dönemde yaşasaydım, onu merakımla kuşatırdım. trabzon’da gördüğü o iki insan boyundaki balık gerçek miydi, yoksa denizcilerin anlattığı bir efsaneyi mi yuttu bize? ‘hocam, balığın fotoğrafını çekemedin mi hiç?’ diye sormaz mıydım? 50 yıl boyunca at sırtında, yayan, sırtında çul çuvalla dolaşmış. bugün biz instagram’da ‘burası neresi yaa?’ diye paylaşırken, o defterine ‘bugün erzurum’da ciğer yedim, ama hava o kadar soğuktu ki ciğer dondu, dişim kırıldı’ diye not düşmüş. ne acımasız bir dürüstlük! yıllar önce boğaz’da kız kulesi’ne bakarken, ‘acaba evliya burayı nasıl anlatmış?’ diye merak edip defterini...

tezat

kafalarının içini bilmediğinde yaşlılara saygı duymak daha kolay. bu her duygu için de geçerli. mesela otobüste yaşlılara yer verirken tüm yaşlılara saygı duyarsın. oysa komşun ahmet amca’yı tanıdığında, ‘bu adam nankör!’ dersin.. saygı, tanıdıkça şekil değiştirir. bazen ‘lütfen’ olur, bazen ‘hadi oradan!. tabii tanımadığın biriyle sohbet etmek de aynı riskleri taşır. ‘hangi filmi seversin?’diye sorarsın. ‘harry potter’der. gözlerin parlar, saatlerce konuşursunuz. ama hiçbir ortak nokta bulamazsanız, kahveniz soğur.. çünkü ‘hava nasıl’ diye başlayan diyaloglar, genelde ‘acaba kaçış planı yapsam mı?’ diye biter. birine sarıldığında, nefesinin ritmini duyarsın. ama yabancı bir beden sana dokunduğunda, kasılır, geri çekilirsin. çünkü sarılmak, ‘seni tanıyorum’ demenin sessiz yoludur. tanımadığın biriyle paylaştığın her kucaklaşma, sanki ‘özür dilerim, yanlış kişiyi sardım’ der gibi hissettirir.. bir dilenci görüp ‘acıdım’ dediğinde, aslında onun hikâyesini bilmiyorsundur. dinlesen belki ...

boşluk

belki komşum olabilirdin, belki bakkalın önünden her sabah geçip hiç selamlaşmadığımız biri. ellerini bilmiyorum. belki çay içerken bardağı tutuşun bana benzer, belki tırnaklarını hep kısa kesersin. dişlerin arasında küçük bir boşluk olabilir, belki de kahkaha atarken elinle ağzını kapatırsın. kimsenin nasıl esnediğini merak etmedim, sahi, sen nasıl esniyorsun? peki neden sadece sen? neden senin bilinmezliğin, cebimde sürekli delik açan bir madeni para gibi ağırlık yapıyor? hani, tam ihtiyacım olduğunda yok olan bozukluklar gibi. ‘bir çay içelim’ diye düşünürken ceplerimi yokluyorum ve sen yoksun. hiç izlemedik üçüncü harry potter’ı yan yana. sinemada yan koltuk boşken, ‘acaba hangi sahnede gülerdik?’ diye düşündüm. patlamış mısırı nasıl paylaşırdık? tuzlusunu sen, şekerlisini ben. remus’un çikolata yediği sahnede, ‘dementorlar gelseydi,’ diyorum içimden, ‘senin patronus’un ne olurdu acaba?’büyük ihtimalle havalı bir şey olsun diye uydururduk. belki sadece bir güvercin çıkardı ve sen d...

özlem

seni anmak için takvimlerle belirlenen özel bir güne ihtiyacımız yok. senin değerini bilen insanlar her geçen gün artıyor. yatıyorum kalkıyorum şükrediyorum. detaylara giriyorum şükrediyorum, genel bakıyorum yine şükrediyorum. bazen kısa videolarına denk geliyorum öylesine. seni anıyorlar. takım elbisenin içinden bir sigara istiyorsun bazen. bazen bir üniformanın içinden bana bakıyorsun. koskoca paşaya bakıyorum. cumhurbaşkanına. gözlerim ister istemez her seferinde yılların ayazı ile kavrulmuş yanaklarının altından çenene ve ensene uzanan cildine bakıp üzülüyor. öyle mi şimdi paşalar. öyle mi cumhurbaşkanları. öyle mi şimdi bakışlar. keşke diyorum bir on sene daha yaşasaydı. ‘fikirler ölmez’ ne güzel bir söz. öldüğüm güne kadar hatıran benimle yaşayacak ve bir çocuğum olursa o da kanımdan, belki sözlerimden, öğrenecek ‘seni’ yüreğinde ısıtmayı ve yaşatacak hatıranı.

yanılsama

yaşamak dediğimiz şey, tam da bu kayboluşun içinde saklı. ‘öylesine’ler.. en çok onlar incitiyor. öylesine sarıldığımız insanlar, öylesine tükettiğimiz anlar. sanki bir makinenin dişlileri arasında sıkışmışız da, her dönüşümüz biraz daha aşınıyor. peki ya o makineyi durdurmak? kimse öğretmedi bize. belki de korktuk. durursak, düşeceğiz sanıyoruz. herkes aynı trenin içinde. okul, iş, ev, kredi.. camlara yapışıp dışarıyı izliyoruz, ama trenden inen yok. ‘neredeyiz?’ diye soran yok. belki de trendeki herkes uyuyor. ya da uyanık olanlar, inmenin bedelinden korkuyor. içimizdeki çocuk ise hâlâ soruyor: ‘neden?’ diye. neden yıldızları hissetmek yerine fotoğraflıyoruz? neden aşkı yaşamak yerine tanımlıyoruz? neden ‘yaşamak’ fiilini, ‘idare etmek’le değiştirdik? belki de cevap, sorunun ta kendisinde. çünkü sorabilenler, hâlâ umudu olanlar. belki de mutluluk, o "tam olmadı" dediğimiz anların arasına sızmış bir sızı. damla damla, sessizce. belki de asıl mesele, o sızıyı fark etmek. ...

zeytin ve insan

iskenderiye kütüphanesi, alevler yükseldiğinde, dumanların arasından kaçan harfler akdeniz’in rüzgârına tutundu. persli bir geometri problemi, mısırlı bir şairin mısrası, yunanlı bir düşünürün ‘insan her şeyin ölçüsüdür’ sözü, anadolulu bir osmanlı mimarının kubbeleri hesaplayan defteri.. hepsi birbirine karıştı ve akdeniz’in rüzgarına tutunup dünyaya yayıldı. tıpkı bir zeytin çekirdeğinin toprağa düşüp filizlenmesi gibi.   gotlar roma’yı yağmalarken, o ağaç hâlâ dimdikti. pagan bir rahip yapraklarından sabun yaptı hristiyan bir keşiş, altında dua etti. bir göçmen, köklerine dokunup anılarını anlattı. sanki ağaç, homeros’un dilinden konuşuyordu; savaşlar geçer, insanlar değişir; açlığımız hep aynı kalır: bir gölge, bir ekmek, bir umut.  ve endülüs’teki bahçedeki o zeytin ağacının bir dalı ispanya’da filizlendi. ibn rüşd, aristo’yu arapçaya çevirirken, yahudi bir doktor hastalıkları muayene ediyor, hristiyan bir keşiş gökyüzünü çiziyordu ağacın gölgesi altında, ‘akıl dediğ...